ESDER’in bu haftaki misafiri Abdulhamit Kahraman hoca efendiydi. Ölüm Ve Ahiret konulu bir sohbet verdi. Yoğun bir katılımın olduğu sohbetinde hocamız şu konulara değindi:  Kuran’ın hedefi insandır, Kuran insanı inşa etmek için gelmiştir. Allahu Teala yeryüzünde insanı halife olarak kılmıştır. İnsanı önemsemiştir, özen göstermiştir, sevmiştir, değer vermiştir. Ama aynı değeri ve aynı ilgiyi çok az insan hariç, Rabbimiz Azze ve Celle insan tarafından bulamamıştır. Bunun da sebebi,  insanın içerisinde iki farklı  yöne çeken güç olmasıdır. O farklı yöne çeken güçler insanın Allah’a kilitlenmesine, vahyi önemsemesine engel olur. Bu önemli güçler malum olduğu   üzere insanın içindeki benliği, nefsidir ve onu ayartan akıl hocası şeytanıdır. Bir de buna üçüncü bir sebep olarak olumsuz çevre girebilir ki, almış olduğun kültür etkilenir insanın aklına Kuran gelmez. Aklına fazlaca Allah gelmez ve insan içinde bulunduğu çevreyle beraber düşünür, etrafındaki insanların gittiği yere gider maalesef. Ve gittiği yerin çok azı hariç çoğu hayırlı değildir. Dolayısıyla insanla Allah arasında ve vahiy arasında görünmez kocaman camdan duvarlar vardır. Vahiy arkadan bağırır çağırır, insanlara  işaret eder; “gelin! yol burası değil, başka yöne gidiyorsunuz siz” der. Ama diğer seslere insan kulak verdiği için, biraz da işine geldiği için, vahyin sesini duymazlıktan gelir ve çoğu kez duymaz. Böylece vahiy ile insan arasındaki köprüler atılmaya başlar, vahiyle arası açıldıkça mesafe kalınlaşır ve insanın daha sonraki vahiyden gelen sesleri duyması azalır. Bunun çözümü nedir peki? İnsanın vahye ve sonuçta da Allah’a ihtiyacı olduğunu hissettirmek lazım. Bu da vahyi kucaklamış, Allah’a firar etmiş ve ona doğru koşan insanların, vahye sırtını dönmüş vahye kulak asmayan insanlara bu acı gerçekleri  hatırlatmaları ile gerçekleşir.Buna kısacası tebliğ de diyebiliriz. Ama tebliğ bazen farklı anlamlarda yorumlanabilir. Şöyle diyelim;   izah etmek, davet etmek, asıl yaratılış gayemizi insanlara sunmak, onları çağırmakgerekir. Ancak o zaman insanlar düşünebilirler. Ve  yine ayetlerden anlıyoruz ki “İman etmeyecek insanların” büyük bir kısmı maalesef çağırsak bile gelmeyecekler.

 Daha sonra sunumuna şu şeklde devam etti: Allahu Teala’nın farkına varmak lazım, Allah ile  beraber yaşamak için. Bu birinci şart. İkincisi bunun üst aşaması Allahu Teala’ya olan ihtiyacımızı sürekli taze tutmamız lazım. Üçüncüsü Allah ile beraber yaşarken ondan bize gelen donanımları yavaş yavaş üzerimize almamız lazım. Yani eğitim, yani bilinç. Dördüncüsü bize Allahu  Teala’yı hatırlatan toplumlar, yapılar, kurumlar, camialar içerisinde olmamız lazım. Ve oradan aldığımız enerjiyi ki, okumada buna dahildir, manevi motivasyonu kalbili ve imani bir hayata yayacak mücadele içinde olmamız lazım. Bazı insanlar esnaflık yapabilir, bazı insanlar kamuda çalışabilir. İnsanın helâl kazanç yapmak kaydı ile ne yaptığı önemli değil. Birkaç istisna hariç her peygamberin işi vardı. Kimi marangozdu kimi demirci idi. Her peygamber bir işle uğraştı ama Allah ile beraber oldu. Ashabı Kiram da öyleydi ve Ashabı Suffa hariç (ki onların da zaman zaman çalışanları dağdan odun getirip satanları vardı ara ara pazara gidenleri vardı) ama genel olarak bütün Ashabı Kiram’ın işi gücü vardı. Çarşıda pazarda olup hayatın içindeydiler ama Allah ile beraberdiler ve Allah’ı unutmuyorlardı. Peki bunun çözümü ne? Çözümü şu; sürekli Allah ile beraber yaşamak, yani Allah’ı zikrederek yaşamak. Tabii zikir kelimesi tesbihatla karıştırılıyor, bu doğru değil. Zikir başkadır tesbihat başkadır. Aslında zikir üç şeydir; bir Allah’ı anmak, iki Allah’ı anlamak, üç Allah’ı anlatmak.

 

Bu üç şeyi yapan, gerçek zikir ehlidir. Allah ile aramız iyi olsun istiyorsak zikir ehli olmamız gerek, yani tesbih ehli değil. Sadece Allah’ı anlayacağız, Allah’ı anacağız,  Allah’ı anlatacağız. Anmak-anlamak- anlatmak bu üçü varsa Allahu Teala hayatımızda var demektir. Her anda her şekilde Allah’ı unutmadan yaşacağız. Nasıl ki bir insan birisine aşık olsa, birisini çok sevse ve  hayatında onun için o ne kadar değerli ise, nereye giderse gitsin o aklından çıkmaz.  Allahu Teala’ya, -teşbihte hata olmaz- yürekten bir sevgi, taze bir iman, şuurlu bir bakış açısı oluşursa çarşıda pazarda,  alış verişte de olsak Allah’ı unutmayız. Bir insanın Allah’a yakınlığı-takvası, Allahu Teala’ya bağlılığı ile yani onu unutmadan yaşaması ile ölçülür. En çok Allah’ı hatırlayan, en çok unutmayan kişi Allah katında en değerlidir. O yüzden “Allahu Teala’yı çokça zikredin” der Kuran-ı Kerim’de. Hiçbir ibadet için Rahman “çokça yapın” demez sadece zikir için der. O da tesbihat değildir. Yukarda saydığımız bu üç madde  bizde oldukça ve takva elbisemizi giyindiğimiz zaman hayatın kirleri bizlere zarar veremez. Bunu bir örnekle anlatalım; balık adamlar vardır biliyorsunuz. Otuz kırk metre yada elli yüz metre dalarlar, aşağıdan bir şeyler toplarlar. Önemli gördüğü şeyleri, dünyanın en iyi yüzücüsü, en iyi balık adamı belli mesafeden hariç balık adam kıyafeti giymeden, oksijen tüplerini takmadan dibe dalmaz. Dalarsa vurgun yer, felç olur, basınçtan dolayı kulakları patlayabilir ve o kişi boğulabilir. Yani kişi istediği kadar iyi yüzücü olsun, istediği kadar balık adam olsun, kıyafetsiz dibe dalınmaz. Hayatın içerisinde yaşamak da dibe dalmak gibidir. O yüzden Allah kullarına takva elbisesini vermiştir. Araf süresinde Rahman der ki; “ Size gökten korunasınız diye ziynet eşyası olarak elbise indirdik. Ama bilesiniz ki sizin için takva elbisesi daha hayırlıdır.” Takva elbisesi giyerek hayatın sularına dalan insana hiçbir vurgun olmaz, hiçbir basınç olmaz, o sular ona boğucu etki yapmaz. Takva elbisesiz hayatın içerisinde yaşarken, hayat insanı kirletiyor, kulağına su kaçıyor, ağza su kaçıyor ve boğuluyor. Ama takva elbisesi olan asla vurgun yemez inşallah. Kardeşlerimiz bu örneği biraz tefekkür ederse muttaki olanları Allah koruyacaktır.

Sohbetinden sonra derneğimizin hediyesi hocamıza tekdim edildi.

Abdülhamit Kahraman-1969 yılının ocak ayında dünyaya geldi. Aslen Trabzonludur, İstanbul’da doğup büyümüştür. Ortaokulu imam hatip lisesinde, liseyi meslek lisesinde okudu daha sonra Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümünü (4 yıllık) bitirdi. Yine Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümünde (2 yıllık) eğitim formasyonu aldı. Ayrıca 2,5 yıl kadarda Marmara İlahiyat Fakültesinde (dışarıdan derslere girmek şeklinde) bir eğitim aldı.

Leave a Comment